İsveç'te yapılan bir kazıda, 9. yüzyıldan kalma Viking mezarında bulunan yüzük şaşkınlık yarattı.
Stockholm'deki İsveç Tarih Müzesinde sergilenen ve üzerinde Arapça karakterlerle "Allah için" veya "İnşallah" yazan yüzük büyük ilgi çekiyor. 1875 yılında arkeolog Jalman Stolpe tarafından Björkö Adası'nda bulunan yüzüğün Bağdat'tan Bulgaristan'a gelen İbn Said ismindeki bir elçi ya da ticaret için gelen bir kişiye ait olduğuna inanılıyor.
O dönemde para olmadığı için ticaret yaparken veya hediyeleşirken insanların birbirine değerli eşyalar verdiğini belirten Müze müdürü Linda Wahlander, İbn Said'in, yüzüğü Bulgaristan'da yaşayan Türklere verdiği ve orada ticaret yapan İskandinavyalıların da Türklerden yüzüğü aldığı ihtimalinin üzerinde durulduğunu söyledi.
İsveç tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsveç tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsveçlilerin ataları Türk mü - İsveççenin Türkçe ile benzerlikleri - İsveç ve Türkler - Vikingler Türklerden mi geliyor
Laponların kim olduğunu biliyor musunuz? Peki Finlandiya'nın ikinci büyük kentinin neden Turku olduğunu ya da İsveçli dazlakların Türkleri aşağılamak için ne dediğini biliyor musunuz? Şimdi sıkı durun.
Laponların kim olduğunu biliyor musunuz? Peki Finlandiya'nın ikinci büyük kentinin neden Turku olduğunu ya da İsveçli dazlakların Türkleri aşağılamak için ne dediğini biliyor musunuz? Şimdi sıkı durun. İsveç modern tarih biliminin babası ve bilimsel çalışmaları nedeniyle asalet ünvanı alan Sven Lagerbring'in "İsveçliler Türk kökenlidir" dediğini biliyor musunuz? Şimdi de baştaki sorularımıza yeniden dönelim ve yanıtlarını verelim. Laponlar, İsveç ve diğer İskandinav ülkelerinin yerli halklarıdır. Bugün hâlâ İskandinav Yarımadası'nın kuzey bölgelerinde yaşarlar. Çekik gözlüdürler, yanık ve esmer tenlidirler. Finlandiya'nın ikinci büyük kentinin adı da İskandinav uluslarının yarı-tanrısal kurucusu olan Oden'in geldiği ülkenin adına, yani 'Turkland'a atfen verilmiştir. İsveçli dazlaklar da Türkleri aşağılamak için 'şeytan Lapon' derler... Siz de benim gibi bütün bu soruları ve cevapları okuyunca şaşırmış olmalısınız. Hatta içinizden 'İsveç nire Türk ülkesi nire' diye de sormuşsunuzdur. Bu iddiaların hepsi az önce yukarıda sözünü ettiğimiz Profesör Seven Lagerbring'e ait. İddiasını ileri sürdüğü yıl ise daha da çarpıcı: 1764.
Sadık Usta / Radikal, Kitap
Kaynak Yayınları, Profesör Sven Lagerbring'in 1764 yılında İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri-İsveçlilerin Türk Ataları başlığıyla yazdığı kitabını yayımladı. Lagerbring kitapçığını İsveç'in tanınmış dilbilimcisi ve Bakanlık Müsteşarı Şövalye Johan İhre'ye göndermiş ve tezleri için onun uzmanlığına başvurmuş. Elimizde Şövalye Johan İhre'nin yanıtı bulunmuyor. Ancak bu kitapçığın yayımlanmasında tam beş yıl sonra Lagerbring'e bilimsel çalışmaları nedeniyle asalet unvanı verilmiş.Peki kimdir bu Profesör Lagerbring? 1707 doğumlu olan Lagerbring, otuz beş yaşında tarih profesörü olmuş. Kırk bir yaşında ülkenin ikinci büyük kenti olan Lund Üniversitesi'nin rektörlüğünü üstlenmiş ve bu görevini 1769 yılına kadar sürdürmüş. 1764 yılında birçok bilimsel eserin yanı sıra az önce sözünü ettiğimiz tezini kaleme almış. Ardından Lagerbring'e çalışmalarından dolayı 1769 yılında asalet unvanı verilmiş. Bütün bunlara bakınca çok ciddi bir bilim adamıyla karşı karşıyayız. Öyle ki Lund Üniveristesi'nin logosunda Lagerbring'in bir de resmi var. İsveç'in modern tarih biliminin kurucusu olarak da anılan Lagerbring'in en önemli eseriyse dört ciltlik İsveç İmparatorluğu Tarihi'dir.
Geçen yıl, Lagerbring'in doğumunun 300. yılı olması nedeniyle 24 Şubat 2007 tarihinde Lund, Uppsala ve Stokholm'de bilimsel seminerler ve konferanslar düzenlendi. Seminer ve konferanslara eşlik eden broşürde ise Lagerbring şu sözlerle tanıtıldı: "Belgeleri inceleyerek gerçeği aramak, onun parolasıydı." Bütün bunların dışında Lagerbring ayrıca tam bir Aydınlanmacıydı. Toplum ve devlet fenomenine tipik bir Aydınlanmacı gibi yaklaşıyordu. Lagerbring, bilimden yanadır, akıldan yanadır ve gerçekten yanadır. Hiçbir şey onu gerçeği aramaktan ve açıklamaktan alıkoyamaz... Şu sözler de ona aittir: "Bir tarihçinin en önde gelen rehberi ve amacı gerçektir: bu şekilde onur kazanmak çok daha iyidir. Kendini ve yandaşlarını yalanla kandırmak, işte bu tuhaf bir şerefsizliktir."
Oden Türk mü?
Lagerbring gibi Bakanlık Müsteşarı Şövalye Johan İhre de tarihle ilgilidir. Ayrıca hem dilbilim uzmanıdır hem de İsveç Bilim Akademisi'nin üyesidir. Müsteşar İhre'ye göre İsveççe, Avrupa'daki orijinal dillerden biridir ve kuzeye Oden tarafından getirilmiştir.
Peki Prof. Lagerbring'in tezleri nedir? Profesör, "İsveçliler Türk kökenlidir" görüşünü bir hipotez olarak değil, tarihi bir gerçeklik olarak sunuyor... Bu savı doğrulayan bir dizi belgeden alıntı yapıyor. Teorisini doğrulatıcı kanıtlar sunabilmek için gerilere, İskandinav ve İzlanda masallarına ve mitolojilerine gidiyor. Lagerbring tezlerini kanıtlamak için her ikisi de saygın tarihçi olan Ptolomee ve Sturleson'a başvuruyor. Hatta İsveçlilerin Türk kökenleri üzerinde ısrarla dururken, Oden'in kabilesinin getirdiği dilin, yani Türkçenin çok sayıda sözcükle İsveççeyi zenginleştirdiğini de söylüyor. Vardığı sonucun doğruluğunu kanıtlamak için de yaklaşık 200 sözcüğü sayıyor.
Peki Oden kimdir? Oden, İskandinav ülkelerini oluşturan ulusların babası olarak biliniyor. Yarı tanrısal bir mitolojik figürdür. Onun İskandinavya'ya ne zaman geldiği tartışmalıdır, ancak tarihçiler arasında Asya'dan geldiğine dair mutabakat bulunmaktadır.
İşte tezlerinin en önemlileri onun kaleminden: "Bizim atalarımız Oden'in yoldaşları Türklerdir. Bu konuda elimizde yeterli belge var. Onları Traklar ya da Gotlar olarak göstermek isteyenler var... Onur verici olup olmadığı endişesi olmadan söyleyeyim: Oden ve yanindakiler Türktüler. Bu tümceyi olduğu gibi kabulleniyorsak ya da hiç değilse mümkün görüyorsak, bunun sonucu olarak İsveççede Türkçe ile benzerlikler görmemiz kaçınılmazdır." Aslında Lagerbring tezlerinde yalnız değildir. Buna benzer görüşleri daha önceden ünlü İsveç dilbilimci Strahlenberg ve Doğu dilleri uzmanı Prof. Munthe de ileri sürmüşlerdir. En azından bunlar da Lagerbring'in tezlerini doğrulamaktadırlar.Lagerbring, Sthrahlenberg ile ilgil şunları kaydediyor: "Strahlenberg, öteki yerlerde olduğu gibi etimolojik incelemelerinde oldukça derinlere iniyor. Onun buluşları benim düşündüklerimi doğrular nitelikte. Türkçe ve İsveççe arasındaki benzerlikler pek çok yönden mükemmel. Ancak siz Sayın Beyefendi de görüşlerinin de bunları doğrular yönde olmasından övünç duyacağım. Bu bana, bu konuda toplumun şimdi benden yana olmayan görüşlerine, çok daha rahat bir şekilde başvurma olanağı sağlayacaktır. Bu çalışmalarımın şimdi genel olarak toplumda geçerli olan zevklere uymadığını önceden biliyorum."
Prof. Munthe'yi ise şu sözlerle anar: "Diğer Doğu dillerinin pek çoğu konusundaki uzmanlığıyla ünlü olan Prof. Munthe'ye bu satırları incelemesi için dilekte bulundum. Sayın Profesör dileğimi memnuniyetle karşıladı ve görüş bildirme inceliğinde bulundu. Dillerin tür ve yapılarıyla iligili bildirdiğim görüşlerim doğrudur."
'Osmanlı Vikingi' Ali Nuri Dilmeç
Bu ilginç kitap sadece Lagerbring'in tarih tezlerini içermiyor, aynı zamanda yüz yıl önce bu kitabı keşfeden Ali Nuri Dilmeç'in, namıdiğer 'Osmanlı Vikingi'nin hoş bir üslupla yazılmış izsürüm hikâyesini de içeriyor... Ali Nuri Dilmeç aslen Güney İsveçlidir ve adı da Gustaf Nuring'dir. On yedi yaşında, yani 1878 yılında İstanbul'a gelmiş ve Tunuslu Mahmut Paşa'nın kızı Hayriye Hanım'la evlenmiş. Müslüman olarak Ali Nuri adını almış. Sonrasıysa çok ilginç. Hem çevirmen, hem diplomat, hem Abdülhamit'e karşı çıkan özgürlükçü, hem de tarihçi.
1764 yılında basılmış olan bu kitabı, bir açık artırmada satın alan Ali Nuri Dilmeç, kitabı incelemesi için İsveçli bir diplomata ödünç vermiş. Ancak Dilmeç, İsveçli diplomaton bir başka ülkede ölmesi üzerine kitabından tam 20 yıl uzak kalmış. Ama büyük bir çaba ve özellikle de diplomatik girişim sonucu kitabına sonunda ulaşmış. Kitapla ilgili bir iki makale kaleme almış ancak kitabın Türkiye'de basılmasını sağlayamamış. En azından kataloglarda öyle gözüküyor. Tam burada da Abdullah Gürgün devreye giriyor. Ali Nuri Dilmeç'in makalelerini okuyan Gürgün, bu yazılardan hareketle kitabın izini sürüyor ve onun son nüshasını İsveç'te bir kütüphanede buluyor. Ne var ki kitap, bundan neredeyse 250 yıl öncenin İsveççesiyle ve bu da yetmezmiş gibi bir de gotik harflerle yazılmıştır. Bundan sonrası da bayağı çetrefillidir. Çünkü 250 yaşındaki kitaba neredeyse dokunmak yasaktır. Ancak Gürgün kitabın bir fotokopisini alır, dostlarının yardımıyla çevirir ve yayıma hazır hale getirir.
Bu arada şunu da belirtelim: bu kitapta ayrıca kitabın İsveççe bölümlerini çeviren, Ali Nuri Dilmeç'in makalelerini derleyen Gürgün'ün yorumları da bulunmaktadır. Hatta bugünkü modern İsveç'e ilişkin gözlemleri de. Abdullah Gürgün, 1970'li yıllarda İsveç'e yerleşmiş. Yani kitap bir bakıma günümüzdeki İsveç'le ilgili bilgi sahibi olmak isteyenlerin de başvuracakları bir kaynak niteliğinde. Kitabın bir başka önemli özelliği ise, Oden'den bahseden İskandinav masallarının ilgili bölümlerinin Türkçelerini de barındırıyor olmasıdır. Yani kitap bu bakımdan da önemli bir ihtiyacı karşılıyor.
İSVEÇÇENİN TÜRKÇE İLE BENZERLİKLERİ
İsveçlilerin Türk Ataları
Sven Lagerbring,
Hazırlayan: Abdullah Gürgün,
Kaynak Yayınları, 2008,
120 sayfa,
8 YTL.
Laponların kim olduğunu biliyor musunuz? Peki Finlandiya'nın ikinci büyük kentinin neden Turku olduğunu ya da İsveçli dazlakların Türkleri aşağılamak için ne dediğini biliyor musunuz? Şimdi sıkı durun. İsveç modern tarih biliminin babası ve bilimsel çalışmaları nedeniyle asalet ünvanı alan Sven Lagerbring'in "İsveçliler Türk kökenlidir" dediğini biliyor musunuz? Şimdi de baştaki sorularımıza yeniden dönelim ve yanıtlarını verelim. Laponlar, İsveç ve diğer İskandinav ülkelerinin yerli halklarıdır. Bugün hâlâ İskandinav Yarımadası'nın kuzey bölgelerinde yaşarlar. Çekik gözlüdürler, yanık ve esmer tenlidirler. Finlandiya'nın ikinci büyük kentinin adı da İskandinav uluslarının yarı-tanrısal kurucusu olan Oden'in geldiği ülkenin adına, yani 'Turkland'a atfen verilmiştir. İsveçli dazlaklar da Türkleri aşağılamak için 'şeytan Lapon' derler... Siz de benim gibi bütün bu soruları ve cevapları okuyunca şaşırmış olmalısınız. Hatta içinizden 'İsveç nire Türk ülkesi nire' diye de sormuşsunuzdur. Bu iddiaların hepsi az önce yukarıda sözünü ettiğimiz Profesör Seven Lagerbring'e ait. İddiasını ileri sürdüğü yıl ise daha da çarpıcı: 1764.
Sadık Usta / Radikal, Kitap
Kaynak Yayınları, Profesör Sven Lagerbring'in 1764 yılında İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri-İsveçlilerin Türk Ataları başlığıyla yazdığı kitabını yayımladı. Lagerbring kitapçığını İsveç'in tanınmış dilbilimcisi ve Bakanlık Müsteşarı Şövalye Johan İhre'ye göndermiş ve tezleri için onun uzmanlığına başvurmuş. Elimizde Şövalye Johan İhre'nin yanıtı bulunmuyor. Ancak bu kitapçığın yayımlanmasında tam beş yıl sonra Lagerbring'e bilimsel çalışmaları nedeniyle asalet unvanı verilmiş.Peki kimdir bu Profesör Lagerbring? 1707 doğumlu olan Lagerbring, otuz beş yaşında tarih profesörü olmuş. Kırk bir yaşında ülkenin ikinci büyük kenti olan Lund Üniversitesi'nin rektörlüğünü üstlenmiş ve bu görevini 1769 yılına kadar sürdürmüş. 1764 yılında birçok bilimsel eserin yanı sıra az önce sözünü ettiğimiz tezini kaleme almış. Ardından Lagerbring'e çalışmalarından dolayı 1769 yılında asalet unvanı verilmiş. Bütün bunlara bakınca çok ciddi bir bilim adamıyla karşı karşıyayız. Öyle ki Lund Üniveristesi'nin logosunda Lagerbring'in bir de resmi var. İsveç'in modern tarih biliminin kurucusu olarak da anılan Lagerbring'in en önemli eseriyse dört ciltlik İsveç İmparatorluğu Tarihi'dir.
Geçen yıl, Lagerbring'in doğumunun 300. yılı olması nedeniyle 24 Şubat 2007 tarihinde Lund, Uppsala ve Stokholm'de bilimsel seminerler ve konferanslar düzenlendi. Seminer ve konferanslara eşlik eden broşürde ise Lagerbring şu sözlerle tanıtıldı: "Belgeleri inceleyerek gerçeği aramak, onun parolasıydı." Bütün bunların dışında Lagerbring ayrıca tam bir Aydınlanmacıydı. Toplum ve devlet fenomenine tipik bir Aydınlanmacı gibi yaklaşıyordu. Lagerbring, bilimden yanadır, akıldan yanadır ve gerçekten yanadır. Hiçbir şey onu gerçeği aramaktan ve açıklamaktan alıkoyamaz... Şu sözler de ona aittir: "Bir tarihçinin en önde gelen rehberi ve amacı gerçektir: bu şekilde onur kazanmak çok daha iyidir. Kendini ve yandaşlarını yalanla kandırmak, işte bu tuhaf bir şerefsizliktir."
Oden Türk mü?
Lagerbring gibi Bakanlık Müsteşarı Şövalye Johan İhre de tarihle ilgilidir. Ayrıca hem dilbilim uzmanıdır hem de İsveç Bilim Akademisi'nin üyesidir. Müsteşar İhre'ye göre İsveççe, Avrupa'daki orijinal dillerden biridir ve kuzeye Oden tarafından getirilmiştir.
Peki Prof. Lagerbring'in tezleri nedir? Profesör, "İsveçliler Türk kökenlidir" görüşünü bir hipotez olarak değil, tarihi bir gerçeklik olarak sunuyor... Bu savı doğrulayan bir dizi belgeden alıntı yapıyor. Teorisini doğrulatıcı kanıtlar sunabilmek için gerilere, İskandinav ve İzlanda masallarına ve mitolojilerine gidiyor. Lagerbring tezlerini kanıtlamak için her ikisi de saygın tarihçi olan Ptolomee ve Sturleson'a başvuruyor. Hatta İsveçlilerin Türk kökenleri üzerinde ısrarla dururken, Oden'in kabilesinin getirdiği dilin, yani Türkçenin çok sayıda sözcükle İsveççeyi zenginleştirdiğini de söylüyor. Vardığı sonucun doğruluğunu kanıtlamak için de yaklaşık 200 sözcüğü sayıyor.
Peki Oden kimdir? Oden, İskandinav ülkelerini oluşturan ulusların babası olarak biliniyor. Yarı tanrısal bir mitolojik figürdür. Onun İskandinavya'ya ne zaman geldiği tartışmalıdır, ancak tarihçiler arasında Asya'dan geldiğine dair mutabakat bulunmaktadır.
İşte tezlerinin en önemlileri onun kaleminden: "Bizim atalarımız Oden'in yoldaşları Türklerdir. Bu konuda elimizde yeterli belge var. Onları Traklar ya da Gotlar olarak göstermek isteyenler var... Onur verici olup olmadığı endişesi olmadan söyleyeyim: Oden ve yanindakiler Türktüler. Bu tümceyi olduğu gibi kabulleniyorsak ya da hiç değilse mümkün görüyorsak, bunun sonucu olarak İsveççede Türkçe ile benzerlikler görmemiz kaçınılmazdır." Aslında Lagerbring tezlerinde yalnız değildir. Buna benzer görüşleri daha önceden ünlü İsveç dilbilimci Strahlenberg ve Doğu dilleri uzmanı Prof. Munthe de ileri sürmüşlerdir. En azından bunlar da Lagerbring'in tezlerini doğrulamaktadırlar.Lagerbring, Sthrahlenberg ile ilgil şunları kaydediyor: "Strahlenberg, öteki yerlerde olduğu gibi etimolojik incelemelerinde oldukça derinlere iniyor. Onun buluşları benim düşündüklerimi doğrular nitelikte. Türkçe ve İsveççe arasındaki benzerlikler pek çok yönden mükemmel. Ancak siz Sayın Beyefendi de görüşlerinin de bunları doğrular yönde olmasından övünç duyacağım. Bu bana, bu konuda toplumun şimdi benden yana olmayan görüşlerine, çok daha rahat bir şekilde başvurma olanağı sağlayacaktır. Bu çalışmalarımın şimdi genel olarak toplumda geçerli olan zevklere uymadığını önceden biliyorum."
Prof. Munthe'yi ise şu sözlerle anar: "Diğer Doğu dillerinin pek çoğu konusundaki uzmanlığıyla ünlü olan Prof. Munthe'ye bu satırları incelemesi için dilekte bulundum. Sayın Profesör dileğimi memnuniyetle karşıladı ve görüş bildirme inceliğinde bulundu. Dillerin tür ve yapılarıyla iligili bildirdiğim görüşlerim doğrudur."
'Osmanlı Vikingi' Ali Nuri Dilmeç
Bu ilginç kitap sadece Lagerbring'in tarih tezlerini içermiyor, aynı zamanda yüz yıl önce bu kitabı keşfeden Ali Nuri Dilmeç'in, namıdiğer 'Osmanlı Vikingi'nin hoş bir üslupla yazılmış izsürüm hikâyesini de içeriyor... Ali Nuri Dilmeç aslen Güney İsveçlidir ve adı da Gustaf Nuring'dir. On yedi yaşında, yani 1878 yılında İstanbul'a gelmiş ve Tunuslu Mahmut Paşa'nın kızı Hayriye Hanım'la evlenmiş. Müslüman olarak Ali Nuri adını almış. Sonrasıysa çok ilginç. Hem çevirmen, hem diplomat, hem Abdülhamit'e karşı çıkan özgürlükçü, hem de tarihçi.
1764 yılında basılmış olan bu kitabı, bir açık artırmada satın alan Ali Nuri Dilmeç, kitabı incelemesi için İsveçli bir diplomata ödünç vermiş. Ancak Dilmeç, İsveçli diplomaton bir başka ülkede ölmesi üzerine kitabından tam 20 yıl uzak kalmış. Ama büyük bir çaba ve özellikle de diplomatik girişim sonucu kitabına sonunda ulaşmış. Kitapla ilgili bir iki makale kaleme almış ancak kitabın Türkiye'de basılmasını sağlayamamış. En azından kataloglarda öyle gözüküyor. Tam burada da Abdullah Gürgün devreye giriyor. Ali Nuri Dilmeç'in makalelerini okuyan Gürgün, bu yazılardan hareketle kitabın izini sürüyor ve onun son nüshasını İsveç'te bir kütüphanede buluyor. Ne var ki kitap, bundan neredeyse 250 yıl öncenin İsveççesiyle ve bu da yetmezmiş gibi bir de gotik harflerle yazılmıştır. Bundan sonrası da bayağı çetrefillidir. Çünkü 250 yaşındaki kitaba neredeyse dokunmak yasaktır. Ancak Gürgün kitabın bir fotokopisini alır, dostlarının yardımıyla çevirir ve yayıma hazır hale getirir.
Bu arada şunu da belirtelim: bu kitapta ayrıca kitabın İsveççe bölümlerini çeviren, Ali Nuri Dilmeç'in makalelerini derleyen Gürgün'ün yorumları da bulunmaktadır. Hatta bugünkü modern İsveç'e ilişkin gözlemleri de. Abdullah Gürgün, 1970'li yıllarda İsveç'e yerleşmiş. Yani kitap bir bakıma günümüzdeki İsveç'le ilgili bilgi sahibi olmak isteyenlerin de başvuracakları bir kaynak niteliğinde. Kitabın bir başka önemli özelliği ise, Oden'den bahseden İskandinav masallarının ilgili bölümlerinin Türkçelerini de barındırıyor olmasıdır. Yani kitap bu bakımdan da önemli bir ihtiyacı karşılıyor.
İSVEÇÇENİN TÜRKÇE İLE BENZERLİKLERİ
İsveçlilerin Türk Ataları
Sven Lagerbring,
Hazırlayan: Abdullah Gürgün,
Kaynak Yayınları, 2008,
120 sayfa,
8 YTL.
"İSVEÇ YAZILARI" (2) - Alev Alatlı: Saltzjoben ruhu' İmaj her şeydir! (2)
Alev Alatlı
İsveç Modeli “Refah” (welfare) Kapitalizminin aslında Solcular değil, Muhafazakârlar için bir model olduğunu ileri sürenler, hükümlerini birden fazla olguya dayandırırlar. Bunlardan biri, ülkenin 1932’den bu yana (1990’lardaki kısacık dönem hariç) Sosyal Demokrat, SPA iktidarının yönettiği Tek-Parti devleti olmasıdır.
1932-1946 yılları arasında iktidarda kalan karizmatik İsveç Başbakanı Per Albin Hansson, İsveç’in “istenmeyen” unsurlarının zorla kısırlaştırılması hareketini başlatan lideridir. Daha da vahimi, ülkeyi kültürel ve genetik nitelikleri mustakar (homojen) olan İsveçliler için “yuva” teşkil edebilecek bir yapılanmaya, “folkhemmet”e, dönüştürmeye yönelik hareket, İsveç işveren federasyonu ile İsveç işçi sendikalarının ortak ve sessiz mutabakatı ile gerçekleşir. Saltzjoben kasabasında formüle edildiği için “Saltzjoben Ruhu” olarak bilinen bu mutabakat sayesinde “ırkçı klişelere uymayan unsurlar”ın İsveç toplumundan ayıklanmalarını içlerine sindirebilmişler, Nazilerin revaç verdiği uygulamaları, İsveç sosyal demokratları benimsemekten kaçınmamışlardır.
İşveren ve işçi temsilcilerinin mutabakatının bir diğer tezahürü, ifadesini “folkhemmet”te bulan pederşahi devlet anlayışının yerleşmesidir. Türkiye’ye parmak ısırtan bu devletçilik anlayışı, zamanla, İsveç’I, geniş kapsamlı sosyal
güvenlik programlarının yanı sıra, ekonominin devlet tarafından sıkı bir biçimde yönlendirildiği, vergilerin emsal ülkelerden hayli yüksek olduğu bir ülke haline getirmiş, ‘90lı yılların başlarında ziyadesiyle ağır bir ekonomik krizle karşı karşıya bırakmıştır. Günümüzde İsveç, işsizliğin reel terimlerde %25’i bulduğu bir ülkedir. İşin ilginç yanı, Alpay’ın “dünyanın en demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olmayı başarmış”(1) olduğunu iddia ettiği İsveç’in Çalışma Bakanının yalan söylemek, gerçek rakamları saptırmakla suçlanıyor olmasıdır.(2) Ülkenin önde gelen aydınlarından Ulrtlch Beck, “zombi kavramlar” dediği, ölü oldukları halde ölmeyi reddeden kavramlar arasında İsveç “devlet”ini, İsveç “ulus devleti”ni, İsveç “refah devleti”ni sayar. Günümüz İsveç’inde gelişen bir diğer fıkra, ülkenin pek yakın bir zamanda “welfare turistleri” yani “sosyal hukuk devleti” İsveç’in işsizlik sigortasından yararlanmak üzere ülkeye akın edecek “on hatta yüz binlerce” turistle ne yapılacağı sorusudur. Kara mizah!
Tüm ulus-devletler gibi İsveç de kendisine özgü bir ulusal kişilik geliştirmiştir. Hernekadar Norveç gibi “isveç de, gurur ve hatta kendini beğenmişlik şeklindeki ölümcül bir günahın pençesinde kıvranmaktaysa da” İsveç milliyetçiliğinin çok daha sakin, kışkırtmalara hayli kapalı olduğu anlatılır. İsveçli Fjordman, kendilerini “ahlâki süpergüç” olarak “göstermekten hoşlandıklarını” söyler, “Bir Fransız gözlemcinin ifade ettiği gibi, İsveç bütün dünyanın kaynanasıdır.” Öte yandan, “gürültücü ya da yayılmacı” bir ülke olmamalarını, içsel sükunetlerine borçu olmadıkları, ataları Vikinglerin ve “Kuzey Arslanı” lâkaplı, İsveç Kıralı “Gustaf Adolf den store” yani “Büyük Gustaf”ın (1594-1632) “Avrupa’yı haraca kesmiş olmasının tastikindedir.” İsveç, I. Ve II. Dünya Savaşları arasında İtalya ve Almanya’da görülen hercümerci yaşamadıysa, nedeni, her iki savaşa da girmemiş olmasıdır denir. Buna karşın, Savaş süresince İsveç ekonomisi hemen tümüyle Nazilerin Yeni Düzen’ine (New Order) eklemlenmiş, yüzde otuzu Alman silâh sanayi tarafından kullanılan yüksek-nitelikli demir cevheri ihtiyacına ilaveten Almanya’nın gıda, odun ve diğer hammadde gereksinimlerini karşılamıştır. Alpay’ın şiddetle reddetmesine(3) karşın, İsveç, bugün de Avrupa’nın en çok silâh üreten ve satan ülkelerinden birisidir. Ülkede “salt ihracaat için silâh üretmek” yasak olduğu halde, İsveç’in 2000li yıllardaki silâh üretiminin 1995-1998 dönemine kıyasla %48 arttığı ve bu oranın doğrudan ihracata yansıdığı; sadece 2004’da aralarında Birleşik Arap Emirlikleri, Kazakistan, Omar, Pakistan, Suudi Arabistan ve Tunus’un olduğu (bunlar “özgür olmayan,” “diktatörlükler” olarak tasnif edilen ülkelerdirler!) 119 milyon İsveç kronu değerinde satış yaptığı, bu miktarın 1998’deki 10 milyon kronu yaklaşık oniki kez katladığı; dahası, İsveç Hükümetinin 2004’de silâh sanayini araştırmak üzere görevlendirdiği komisyonun 2005’de silâh satışlarını serbest bıraktığı bilinirken(4) yazarımızın feveranının nedenini anlamakta güçlük çektiğim doğrudur. Aynı İsveç, “İrangate” olarak da bilinen, İran-Kontra skandalına da karışmıştı. Olay, 1980’li yılların ortasında patladı. İran-Irak savaşı sürüyordu, İran’a sözde silâh ambargosu uygulanıyordu. Ronald Reagan ABD başkanıydı, ve can düşmanı İran’a, İsveç’in de dahil olduğu gizli bir operasyonla silâh satarken “yakalandılar.” Dahası, satıştan elde edilen paraların yine İsveç’in dahil olduğu bir operasyonla Nikaragua’da Kontra diye bilinen “anti-komünist” gerillaları kaynaklamakta kullandıkları ortaya çıktı. Kontra’lar, Nikaragua’nın seçimle gelmiş sosyalist Sandinista hükümetini devirmeye çalışıyorlardı. Ama ne gam!
İşaret etmeye çalıştığım, Nazi Almanyası ile birlikte çalışmış, kredi kullandırmak suretiyle Wehrmacht’ın askeri teçhizat alımlarını kaynaklamaktan geri durmamış olan İsveç’te, fiiliyatta pek birşeyin değişmediğidir. Şu şerhle ki, II. Dünya Savaşının meyvelerini yiyen İsveçliler, eriştikleri refah seviyesinden hoşnut, savaşlarının dehşetengiz etkilerini uzaktan seyredebilme lüksüne sahip insanlar olarak, “Faşist devletlerin en ılımlısı”(5) kalmayı başarabilmişlerdir. İktidara Hitler ve Mussolini gibi seçimle gelen SAP, menhus ikiliden farklı olarak, gücünü halkına çevirmemeyi bilmiştir. Dahası, II. Dünya Savaşı sonrasında “tüm ‘Solcular’ gibi, açık milliyetçiliği bırakıp, İsveç’in üstün bir ülke olduğu duygusunu saklı tutmayı” başarmış olduğundan, kendisini dünyanın geri kalanının ahlâk bekçisi olarak görebiliyor olmasına şaşırmamak gerekse gerekir.
Ancak, “açık” milliyetçiliği bırakmanın, “milliyetçik”i bırakmak anlamına gelmeyeceği de açıktır. Nitekim, İskandinavya’nın hemen her ülkesinde rastlanan “çokkültürlülük” karşıtlığının İsveç’te de mümbit zemin bulmaya başladığı görülmektedir. “Folkhemmet” ülküsünü şiar edinmiş olan İsveç’e “çokkültürlülük,” çok sayıdaki yabancı göçmen ve/veya sığınmacılar tarafından dayatılmış olan nisbeten yeni bir durumdur. İsveçli etnolog Maria Backman, Stockholm yakınlarındaki Ronna in Södertalje’ki polis karakoluna bu yılın başlarında göçmen gençler tarafından otomatik silâhlarla ateş açılması olayını inceleyen “Beyazlık ve Cinsiyet” başlıklı makalesinde, göçmenlerin sarışın İsveçli kızları “hafif meşrep ve kışkırtıcı” buldukları için sataştıklarını, olayların kızların tepki vermeleri sonucu büyüdüğünü anlatmakta, “hızlı göç sonucu sonucu İsveçli sakinlerinin minnacık bir azınlığa dönüştükleri” kasabada, sarışın kızlarının cinsel tacizi önlemek için saçlarını boyatmak zorunda kaldıklarını söylemektedir. “Sarışın olmak, yaşlı adamların bakışlarına, gençlerin ‘fahişe’ nidalarına muhatap olmak demektir.” Nitekim, “İsveç’te tecavüz suçları bir kuşak içinde dört misli artmış olup, söz konusu istatisliklerde İslâm ülkelerinden gelen erkeklerin nüfuslarıyla orantısız bir yer kapladıkları görülmektedir.” Yani? Yani, sakın, Alpay’ın yalanladığı “İsveçte …kadınların yoğun bir şekilde şiddete maruz kaldığı” şeklindeki gözlem, Müslüman erkeklerin sarışın kızlara uyguladıkları şiddet olmasın? 2004 Haziran’ında yapılan bir kamu oyu yoklamasında, deneklerden %50’sinin göçmen akınlarının kısıtlanmasını istediklerini düşündüğümde, doğrusu, olabilir gibi geliyor! Zaten, Avar’ın sokak reportajları da İsveç’in Irak’lı sığınmacıların akınına uğradığı 2006’da yapılma mıydı? Kaldı ki, aynı deneklerin üçte ikisi, “İslâmın İsveç toplumuna uyum sağlayabileceğinden emin olamadıklarını” belirtmişlerdi.
Neticeyi kelâm, yazımın başında hangi İsveçli (ya da Batılı!) bir sütun yazarı kalkar da Türkiye’yi eleştiren bir televizyon programını “benim tanıdığım Türkiye’ye hiç ama hiç benzemiyordu” gibisinden, mükemmelen öznel bir değerlendirmeyle topa tutabilir diye sormuştum. Cevabını şimdi veriyorum: hiçbirisi. Çünkü, hem belgelendirilmemiş kişisel şehadetin okuru ikna etmeye yetmeyeceğinden, hem de “sen ya Türkiye’yi hiç tanımamışsın ya da Türkiye gerçeğini bilerek isteyerek saptırıyorsun” şeklinde bir karşı-saldırıya çanak tutmasından ürker. Öznel yaklaşımlar, hemen her zaman tartışmanın “argumentum ad hominem” şeklinde yozlaşmasıyla sona ererer. İsveç’te eğitim görenler mutlaka bilirler ama bilmeyenler için açıklayayım: Latince kökenli bir terimdir. Bir argümanı ya da hükmü, delillerle değil, hükmü ya da argümanı ileri süreni karalamak suretiyle çürütmeye kalkışmak anlamındadır ve mantık ilminde safsataya girer. Alpay’ın, program yapımcısını “devlet kurumları içinde yuvalanmış Batı ve AB düşmanı” saydığı, kendince kötü şöhretli Kızıl Elma koalisyonundan olmakla suçlaması, “gazeteciliğin yüklediği sorumluluktan tamamen yoksun” olduğunu iddia etmesi, bu fasıldandır.
(1) TRT’de Skandal, 18-12-2006 Zaman
(2) Hans Karlson, LO (L0, devasa bir işçi sendikasıdır)
(3) “11 Aralık akşamı TRT-I’de yayımlanan İsveç ve Nobel konulu ‘belgesel’ /de/ inanılmaz b,r önyargı ve tekyanlılıkla şunlar iddia ediliyordu: İsveç dünyaya silah ve savaş ihraç eden… bir ülkeydi... Bu ve benzeri uydurma bilgilerin art arda sıralandığı programda tasvir edilen İsveç…benim dokuz yıl süreyle içinde yaşadığım ve yakından tanımak fırsatını bulduğum İsveç’e hiç ama hiç benzemiyordu.”
(4) Anja Skeppstedt, Country report on the Swedish arms trade To the ENAAT-meeting in London, United Kingdom, May 2005. Covering the time since the meeting in Czech Republic, June 2004 until now
(5) Broberg and Roll-Hansen, Eugenics and the Welfare State, 1997 .
kaynak: www.alevalatli.com
Yazinin 1. Bolumu icin tiklayiniz
İsveç Modeli “Refah” (welfare) Kapitalizminin aslında Solcular değil, Muhafazakârlar için bir model olduğunu ileri sürenler, hükümlerini birden fazla olguya dayandırırlar. Bunlardan biri, ülkenin 1932’den bu yana (1990’lardaki kısacık dönem hariç) Sosyal Demokrat, SPA iktidarının yönettiği Tek-Parti devleti olmasıdır.
1932-1946 yılları arasında iktidarda kalan karizmatik İsveç Başbakanı Per Albin Hansson, İsveç’in “istenmeyen” unsurlarının zorla kısırlaştırılması hareketini başlatan lideridir. Daha da vahimi, ülkeyi kültürel ve genetik nitelikleri mustakar (homojen) olan İsveçliler için “yuva” teşkil edebilecek bir yapılanmaya, “folkhemmet”e, dönüştürmeye yönelik hareket, İsveç işveren federasyonu ile İsveç işçi sendikalarının ortak ve sessiz mutabakatı ile gerçekleşir. Saltzjoben kasabasında formüle edildiği için “Saltzjoben Ruhu” olarak bilinen bu mutabakat sayesinde “ırkçı klişelere uymayan unsurlar”ın İsveç toplumundan ayıklanmalarını içlerine sindirebilmişler, Nazilerin revaç verdiği uygulamaları, İsveç sosyal demokratları benimsemekten kaçınmamışlardır.
İşveren ve işçi temsilcilerinin mutabakatının bir diğer tezahürü, ifadesini “folkhemmet”te bulan pederşahi devlet anlayışının yerleşmesidir. Türkiye’ye parmak ısırtan bu devletçilik anlayışı, zamanla, İsveç’I, geniş kapsamlı sosyal
güvenlik programlarının yanı sıra, ekonominin devlet tarafından sıkı bir biçimde yönlendirildiği, vergilerin emsal ülkelerden hayli yüksek olduğu bir ülke haline getirmiş, ‘90lı yılların başlarında ziyadesiyle ağır bir ekonomik krizle karşı karşıya bırakmıştır. Günümüzde İsveç, işsizliğin reel terimlerde %25’i bulduğu bir ülkedir. İşin ilginç yanı, Alpay’ın “dünyanın en demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olmayı başarmış”(1) olduğunu iddia ettiği İsveç’in Çalışma Bakanının yalan söylemek, gerçek rakamları saptırmakla suçlanıyor olmasıdır.(2) Ülkenin önde gelen aydınlarından Ulrtlch Beck, “zombi kavramlar” dediği, ölü oldukları halde ölmeyi reddeden kavramlar arasında İsveç “devlet”ini, İsveç “ulus devleti”ni, İsveç “refah devleti”ni sayar. Günümüz İsveç’inde gelişen bir diğer fıkra, ülkenin pek yakın bir zamanda “welfare turistleri” yani “sosyal hukuk devleti” İsveç’in işsizlik sigortasından yararlanmak üzere ülkeye akın edecek “on hatta yüz binlerce” turistle ne yapılacağı sorusudur. Kara mizah!Tüm ulus-devletler gibi İsveç de kendisine özgü bir ulusal kişilik geliştirmiştir. Hernekadar Norveç gibi “isveç de, gurur ve hatta kendini beğenmişlik şeklindeki ölümcül bir günahın pençesinde kıvranmaktaysa da” İsveç milliyetçiliğinin çok daha sakin, kışkırtmalara hayli kapalı olduğu anlatılır. İsveçli Fjordman, kendilerini “ahlâki süpergüç” olarak “göstermekten hoşlandıklarını” söyler, “Bir Fransız gözlemcinin ifade ettiği gibi, İsveç bütün dünyanın kaynanasıdır.” Öte yandan, “gürültücü ya da yayılmacı” bir ülke olmamalarını, içsel sükunetlerine borçu olmadıkları, ataları Vikinglerin ve “Kuzey Arslanı” lâkaplı, İsveç Kıralı “Gustaf Adolf den store” yani “Büyük Gustaf”ın (1594-1632) “Avrupa’yı haraca kesmiş olmasının tastikindedir.” İsveç, I. Ve II. Dünya Savaşları arasında İtalya ve Almanya’da görülen hercümerci yaşamadıysa, nedeni, her iki savaşa da girmemiş olmasıdır denir. Buna karşın, Savaş süresince İsveç ekonomisi hemen tümüyle Nazilerin Yeni Düzen’ine (New Order) eklemlenmiş, yüzde otuzu Alman silâh sanayi tarafından kullanılan yüksek-nitelikli demir cevheri ihtiyacına ilaveten Almanya’nın gıda, odun ve diğer hammadde gereksinimlerini karşılamıştır. Alpay’ın şiddetle reddetmesine(3) karşın, İsveç, bugün de Avrupa’nın en çok silâh üreten ve satan ülkelerinden birisidir. Ülkede “salt ihracaat için silâh üretmek” yasak olduğu halde, İsveç’in 2000li yıllardaki silâh üretiminin 1995-1998 dönemine kıyasla %48 arttığı ve bu oranın doğrudan ihracata yansıdığı; sadece 2004’da aralarında Birleşik Arap Emirlikleri, Kazakistan, Omar, Pakistan, Suudi Arabistan ve Tunus’un olduğu (bunlar “özgür olmayan,” “diktatörlükler” olarak tasnif edilen ülkelerdirler!) 119 milyon İsveç kronu değerinde satış yaptığı, bu miktarın 1998’deki 10 milyon kronu yaklaşık oniki kez katladığı; dahası, İsveç Hükümetinin 2004’de silâh sanayini araştırmak üzere görevlendirdiği komisyonun 2005’de silâh satışlarını serbest bıraktığı bilinirken(4) yazarımızın feveranının nedenini anlamakta güçlük çektiğim doğrudur. Aynı İsveç, “İrangate” olarak da bilinen, İran-Kontra skandalına da karışmıştı. Olay, 1980’li yılların ortasında patladı. İran-Irak savaşı sürüyordu, İran’a sözde silâh ambargosu uygulanıyordu. Ronald Reagan ABD başkanıydı, ve can düşmanı İran’a, İsveç’in de dahil olduğu gizli bir operasyonla silâh satarken “yakalandılar.” Dahası, satıştan elde edilen paraların yine İsveç’in dahil olduğu bir operasyonla Nikaragua’da Kontra diye bilinen “anti-komünist” gerillaları kaynaklamakta kullandıkları ortaya çıktı. Kontra’lar, Nikaragua’nın seçimle gelmiş sosyalist Sandinista hükümetini devirmeye çalışıyorlardı. Ama ne gam!
İşaret etmeye çalıştığım, Nazi Almanyası ile birlikte çalışmış, kredi kullandırmak suretiyle Wehrmacht’ın askeri teçhizat alımlarını kaynaklamaktan geri durmamış olan İsveç’te, fiiliyatta pek birşeyin değişmediğidir. Şu şerhle ki, II. Dünya Savaşının meyvelerini yiyen İsveçliler, eriştikleri refah seviyesinden hoşnut, savaşlarının dehşetengiz etkilerini uzaktan seyredebilme lüksüne sahip insanlar olarak, “Faşist devletlerin en ılımlısı”(5) kalmayı başarabilmişlerdir. İktidara Hitler ve Mussolini gibi seçimle gelen SAP, menhus ikiliden farklı olarak, gücünü halkına çevirmemeyi bilmiştir. Dahası, II. Dünya Savaşı sonrasında “tüm ‘Solcular’ gibi, açık milliyetçiliği bırakıp, İsveç’in üstün bir ülke olduğu duygusunu saklı tutmayı” başarmış olduğundan, kendisini dünyanın geri kalanının ahlâk bekçisi olarak görebiliyor olmasına şaşırmamak gerekse gerekir.
Ancak, “açık” milliyetçiliği bırakmanın, “milliyetçik”i bırakmak anlamına gelmeyeceği de açıktır. Nitekim, İskandinavya’nın hemen her ülkesinde rastlanan “çokkültürlülük” karşıtlığının İsveç’te de mümbit zemin bulmaya başladığı görülmektedir. “Folkhemmet” ülküsünü şiar edinmiş olan İsveç’e “çokkültürlülük,” çok sayıdaki yabancı göçmen ve/veya sığınmacılar tarafından dayatılmış olan nisbeten yeni bir durumdur. İsveçli etnolog Maria Backman, Stockholm yakınlarındaki Ronna in Södertalje’ki polis karakoluna bu yılın başlarında göçmen gençler tarafından otomatik silâhlarla ateş açılması olayını inceleyen “Beyazlık ve Cinsiyet” başlıklı makalesinde, göçmenlerin sarışın İsveçli kızları “hafif meşrep ve kışkırtıcı” buldukları için sataştıklarını, olayların kızların tepki vermeleri sonucu büyüdüğünü anlatmakta, “hızlı göç sonucu sonucu İsveçli sakinlerinin minnacık bir azınlığa dönüştükleri” kasabada, sarışın kızlarının cinsel tacizi önlemek için saçlarını boyatmak zorunda kaldıklarını söylemektedir. “Sarışın olmak, yaşlı adamların bakışlarına, gençlerin ‘fahişe’ nidalarına muhatap olmak demektir.” Nitekim, “İsveç’te tecavüz suçları bir kuşak içinde dört misli artmış olup, söz konusu istatisliklerde İslâm ülkelerinden gelen erkeklerin nüfuslarıyla orantısız bir yer kapladıkları görülmektedir.” Yani? Yani, sakın, Alpay’ın yalanladığı “İsveçte …kadınların yoğun bir şekilde şiddete maruz kaldığı” şeklindeki gözlem, Müslüman erkeklerin sarışın kızlara uyguladıkları şiddet olmasın? 2004 Haziran’ında yapılan bir kamu oyu yoklamasında, deneklerden %50’sinin göçmen akınlarının kısıtlanmasını istediklerini düşündüğümde, doğrusu, olabilir gibi geliyor! Zaten, Avar’ın sokak reportajları da İsveç’in Irak’lı sığınmacıların akınına uğradığı 2006’da yapılma mıydı? Kaldı ki, aynı deneklerin üçte ikisi, “İslâmın İsveç toplumuna uyum sağlayabileceğinden emin olamadıklarını” belirtmişlerdi.
Neticeyi kelâm, yazımın başında hangi İsveçli (ya da Batılı!) bir sütun yazarı kalkar da Türkiye’yi eleştiren bir televizyon programını “benim tanıdığım Türkiye’ye hiç ama hiç benzemiyordu” gibisinden, mükemmelen öznel bir değerlendirmeyle topa tutabilir diye sormuştum. Cevabını şimdi veriyorum: hiçbirisi. Çünkü, hem belgelendirilmemiş kişisel şehadetin okuru ikna etmeye yetmeyeceğinden, hem de “sen ya Türkiye’yi hiç tanımamışsın ya da Türkiye gerçeğini bilerek isteyerek saptırıyorsun” şeklinde bir karşı-saldırıya çanak tutmasından ürker. Öznel yaklaşımlar, hemen her zaman tartışmanın “argumentum ad hominem” şeklinde yozlaşmasıyla sona ererer. İsveç’te eğitim görenler mutlaka bilirler ama bilmeyenler için açıklayayım: Latince kökenli bir terimdir. Bir argümanı ya da hükmü, delillerle değil, hükmü ya da argümanı ileri süreni karalamak suretiyle çürütmeye kalkışmak anlamındadır ve mantık ilminde safsataya girer. Alpay’ın, program yapımcısını “devlet kurumları içinde yuvalanmış Batı ve AB düşmanı” saydığı, kendince kötü şöhretli Kızıl Elma koalisyonundan olmakla suçlaması, “gazeteciliğin yüklediği sorumluluktan tamamen yoksun” olduğunu iddia etmesi, bu fasıldandır.
(1) TRT’de Skandal, 18-12-2006 Zaman
(2) Hans Karlson, LO (L0, devasa bir işçi sendikasıdır)
(3) “11 Aralık akşamı TRT-I’de yayımlanan İsveç ve Nobel konulu ‘belgesel’ /de/ inanılmaz b,r önyargı ve tekyanlılıkla şunlar iddia ediliyordu: İsveç dünyaya silah ve savaş ihraç eden… bir ülkeydi... Bu ve benzeri uydurma bilgilerin art arda sıralandığı programda tasvir edilen İsveç…benim dokuz yıl süreyle içinde yaşadığım ve yakından tanımak fırsatını bulduğum İsveç’e hiç ama hiç benzemiyordu.”
(4) Anja Skeppstedt, Country report on the Swedish arms trade To the ENAAT-meeting in London, United Kingdom, May 2005. Covering the time since the meeting in Czech Republic, June 2004 until now
(5) Broberg and Roll-Hansen, Eugenics and the Welfare State, 1997 .
kaynak: www.alevalatli.com
Yazinin 1. Bolumu icin tiklayiniz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bunlara da bak
-
İsveç'te yapılan bir kazıda, 9. yüzyıldan kalma Viking mezarında bulunan yüzük şaşkınlık yarattı. Stockholm'deki İsveç Tarih Müze...
-
Son bir ayda Helsinki ve Stockholm'de gerçekleştirilen bıçaklı saldırılar halk arasında büyük paniğe neden oldu. İlk haber Ağustos ay...
-
Norveç'te Çeçen Kürt kavgası: 23 yaralı Norveç’te 40-50 kişilik bir Çeçen grubunun, bir mülteci merkezindeki Kürtlere saldırması sonu...
-
Rum kesimindeki skandal, İsveç VG gazetesi ve televizyon muhabirlerinin, turist kılığında haftanın her günü yapılan turlardan birine katılma...
-
Türkiye'den Finlandi'yaya gitmek isteyenler için bilgiler. Finlandiya'ya İstanbul'dan gitmek istiyorsanız BURAYA BAKIN Fi...
-
Danimarka'da en sevilen erkek ve kız isimleri. Danimarkalı anne babalar yeni doğan çocukları için en çok hangi isimleri tercih ediyorlar...
-
Türkiye'de bir bakan böyle bir klübe üye olsa, hatta bırakın uyeliği sadece ziyaret etse yer yerinden oynar, en az 1 ay gündem olurdu.....
-
FİNLANDİYA CUMHURİYETİ BELEK FAHRİ KONSOLOSLUĞU Fahri Konsolos ALİ AKKANAT Adres: Antalya Golf Club, Belek Tourism Center 07500 Belek - Ant...
-
Danimarka'da Eğitim nedeni ile talep edilen oturum için gerekli evraklar: Eksiksiz doldurulmuş iki adet başvuru formu . Başvuru formları...
-
Norveç Liginde Bu Hafta, T0plu sonuçlar: Aalesund 4 - 2 Brann Bergen Fredrikstad 2 - 1 Molde Ham Kam 3 - 2 Viking Lyn 3 - 1 Bodo/Glimt T...
İskandinav Ulkelerinde Ne Var Ne Yok - İskandinavya Arama Kutusu
Norveç'ten Haberler
Norveç’te 40-50 kişilik bir Çeçen grubunun, bir mülteci merkezindeki Kürtlere saldırması sonucu 23 kişinin yaralandığı belirtildi.Yetkililer, pala ve çelik sopalar kuşanmış Çeçenlerin, başkent Oslo’nun güneyindeki Oestfold’daki merkeze saldırdığını, ciddi şekilde yaralanan olmadığını, ancak 23 kişinin hastaneye kaldırıldığını kaydetti devamı>>
Danimarka'dan Haberler
Zorlaştırılmış ilk Vatandaşlık sınavının sonuçları açıklandı. Her dört kişinden üçü sınavı geçmeyi başaramadı. Soruların oldukça zor ve saçma olduğunu iddia eden pek çok dil okulu sınavının iptal edilmesinin en iyi yol olacağını savunuyor. Başvuru ücretinin 600 kron olduğu sınava 5 bin 500'den fazla kişi katılmıştı. Devamı >>
İsveç'ten Haberler
Müslüman kadınlara İslam kurallarına uygun biçimde örtünerek denize - havuza girme olanağı veren Burkini, İsveç yüzme havuzlarında kiraya verilmeye başlandı. Sadece yüzü, elleri ve ayakları açıkta bırakan polyester giysi olan Burkini, yüzme dersinde Müslüman bayan öğrenciler tarafından da tercih ediliyor. devamı >>
Finlandiya'dan Haberler
Reader's Digest adlı Amerikan dergisinin yaptığı araştırmaya göre, soğuk Kuzey ülkeleri yeryüzünün en yeşil yerleri ve bunlardan Finlandiya yaşanacak için en iyi ülke. Derginin dünyanın en yeşil, en yaşanabilir ülkeler ve şehirleri araştırmasında, ilk beşi, sırasıyla ... devamı >>
